Assurlar Krallığı, sadece eski uygarlıklardan biri olarak kalmamış, kendisinden önce gelen medeniyetlerin etkisinden de mükemmel bir şekilde yararlanmıştır. ‘Assurlular’ çalışmasında Kültepe ile de karşılaşıyor, Hattuş ile buluşuyoruz. Taş ve kil kalıntılar, ince aynı zamanda da gelişmiş bir medeniyetin izleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Assurları taş ve kil uygarlığı diyerek de ansak şaşırmayacağımız; ‘Tarih ve kültüre dair bilgileri kil ve taş gibi malzemeler üzerine işlenen’ medeniyet olmaktadır. Assur izlerini, Türkiye de dahil olmak üzere, Irak, Suriye, İran, Ürdün, Lübnan, İsrail’in de içinde bulunduğu birçok ülkeye yayılmış şekilde gözlemleyebiliriz. M.Ö. 2 binli yıllarda kurulan bu kurallığın keşfedilmesinin 19. yy ‘a kadar uzandığı bilinmektedir. Keşfin kısaca tanımı: ”Paris ve Londra’da bir yandan halkı eğiten bir yandan da imparatorlukların dünyayı sarsan gücünü ortaya koymayı amaçlayan büyük müzelerin kurulmasıyla aynı zamana rastlar” ifadeleri kullanılarak yapılmıştır. Çünkü yeni dünyanın krallıkları neredeyse geçmişin hamiliğine soyunmaktadırlar. Müzecilik, yeni çağda güç ve iktidarın simgesi haline gelmiştir. Ekonomi yönünü bir yana aldığımızda bu çağda Avrupa’ya; Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinden arkeolojik eser akışının yaşandığını gözlemlemekteyiz. Hasılı, Assur keşfi sadece bilimsel, arkeoloji dünyasında olan bir gelişme olmakla kalmadığı, Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasının dahi politik hamle olduğu belirtilmektedir.

Gerçek Anayurt’u bugünkü Kuzey Irak bölgesi olan Krallık, adını sadece eski bir uygarlık olarak kalmayarak, Dicle’den Toroslar’a kadar yayılma gösterdiği Anadolu içerisinde ticaret ‘kolektif hükümet geleneği olan bir kent devleti’ olma karakterini benimsemiş ve birleştirmiştir.

Assurlar; Eski, Orta ve Yeni Assur dönemi olmak üzere üç dönemde faaliyet göstermişlerdir. Birbirinden değerli olan yazılar bu dönemi inceliyor bizi Kültepe ile karşılaştırıyor, Hattuş ile de buluşturuyorlar.

Kazılarda bulunan eserlerden bazıları,”Tanrı heykelcikleri, çivi yazısı tabletler, steller (dikili taş anıtlar) arkeolojik yerleşim alanları, kalay, bakır, altın, gümüş ve tekstil ürünleri ticaretine dair belgeler, tapınaklar…” şeklindedir.

Ortadoğu’nun hemen hemen her bölgesinde, en çok da Anadolu(Melid, Frig ve Lidya’ya dek etkileri uzanan)’da bu uygarlığın etkilerini görmek mümkündür. Kendine özgü taş steller, yansıyan çizimler ve çağrışım kaynakları. Çivi yazısı olan tabletler ise medeniyetlerin görsel mirasının belirtilmesinin yanında, içerikleri ile de dikkat çekmektedirler. Assurlar, rakipleri ve çağdaşları olan Urartu Medeniyetini ‘de şekillendirerek, Assurcadan geldiğini belirtmek istemişlerdir.

Assur Uygarlığı taş ve kili eserlerinde bu kadar çok kullanmasalardı günümüze kadar çoktan onların izleri yok olacak, hiç karşımıza çıkmayacaklardı. Lakin yazı ve görseller, sadece onlara ait olmaktan çıkarak, insanlığın havuzu ile buluşmaktadır. Medeniyetlerin beşiği sayılmakta olan, Anadolu’da eğer Assur izleri olmasaydı, 1400 yıl kesintisiz devam eden uygarlıktan, geriye daha az öykü kalırdı.